.jpg)
Çok tatlı, sade bir blogger 😊
Yılın ilk röportajı ve tatlı bir sohbetle karşınızdayız. Röportaj boyunca samimi cevaplarıyla kendinizi bulacağınız satırları sizlerle paylaşıyoruz. Yılın ilk röportajında, tatlı bir müzik eşliğinde bu keyifli sohbeti birlikte okuyalım.
Sözü çok uzatmadan röportaja geçelim...
Bize kendinizden bahseder misiniz?
Merhabalar, ben Zeynep. Kayıp Fısıltı sitesinin yazarıyım. Aydın’da doğdum, 97’liyim. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum. Şu anda çevirmenlik ve özel İngilizce öğretmenliği yapıyorum.
Yazmak benim için bir ifade biçiminden çok daha fazlası; düşüncelerimi en berrak haliyle bulduğum yer. Bloğumda oyun incelemeleri, kültürel içerikler ve ilgimi çeken konular üzerine yazıyorum. Mesela oyunları sadece bir eğlence aracı değil, bir anlatı ve sanat formu olarak görüyorum.
Hayvanları çok severim, özellikle kedilerle aram tuhaf ama özel bir bağ gibidir. Üretmeyi, öğrenmeyi ve keşfetmeyi seviyorum. Kayıp Fısıltı da bu keşif yolculuğunun bir yansıması aslında.
Bloğunuzu açmaya nasıl karar verdiniz? Blog isminizi nasıl buldunuz? En sevdiğiniz bloglar hangileri?
Kendimi bildim bileli blog yazıyorum aslında. İlk bloğumu sanırım 15 yaşımda açmıştım. O dönemden 21 yaşıma kadar farklı isimlerle, anonim şekilde birçok blog denemem oldu. Her biri bir arayıştı aslında; sesimi, tarzımı, kimliğimi bulma çabası. Hiçbiri tam olarak içime sinmedi çünkü henüz kendimi tam anlamıyla tanımıyordum.
2018 yılında Kayıp Fısıltı’yı açtığımda ise bu kez farklıydı. Daha bilinçli, daha kendim olarak yazmaya başladım. Artık bir yere ait olma değil, kendi alanımı yaratma isteği vardı.
Blog ismi ise gençlik yıllarımda sıkça dinlediğim Evanescence’ın "Lost Whisper" albümünden geliyor. “Kayıp Fısıltı” ismi o dönem bana hem melankolik hem de gizemli gelmişti. Zamanla bu isim benim için; duyulmayan düşüncelerin, iç sesin ve satır aralarında saklı duyguların sembolü haline dönüştü.
En sık takip ettiğim bloglar arasında Sade ve Derin ile Neptünlü Cadı var. Onların yazılarındaki samimiyet ve kendilerine özgü sesleri beni etkiliyor. Bunun dışında birçok değerli yazarımız var; blog dünyasının en sevdiğim yanı da bu zaten. Herkes kendi evrenini kuruyor ve biz de o evrenleri misafir gibi dolaşabiliyoruz. O yüzden bir ayrım yapmak gerçekten zor.
Bloğunuzda sanattan mitolojiye birçok konuda yazıyorsunuz. Bu kadar geniş bir yelpazeyi çok iyi bir araya getiriyorsunuz bence. İçeriklerinizi birbirine bağlayan ortak ruh nedir?
Ortak ruh aslında o konulara duyduğum gerçek ilgi ve sevgi. Yazdığım hiçbir şey “yazmış olmak için” değil. Sanat da, mitoloji de, oyunlar da, kültürel içerikler de hayatımın bir yerinde gerçekten karşılığı olan şeyler.
Sanırım bir diğer ortak nokta da yazma isteği. Yazmak benim için sadece bilgi aktarmak değil; anlam aramak gibi. Mitolojide bir sembolü incelerken de, bir oyunun hikayesini analiz ederken de, bir sanat eserine bakarken de aynı şeyi yapıyorum: Görünenin derinine inmeye çalışıyorum.
Hepsinin merkezinde insan var aslında. Hikaye anlatma ihtiyacı var. Duygular, arketipler, çatışmalar… Mitolojide tanrılar üzerinden anlatılan şeyle, modern bir oyunun karakteri üzerinden anlatılan şey bazen düşündüğümüzden çok daha benzer olabiliyor. Ben de bu bağları kurmayı seviyorum.
Bloğumda farklı başlıklar var gibi görünse de hepsi aynı yerden besleniyor: Merak, anlam arayışı ve içsel bir anlatma ihtiyacı. Belki de “Kayıp Fısıltı” dediğim şey tam olarak bu; içimde yankılanan o sesi yazıya dökme çabası.
Yazılarınızdan bahsetmişken... Sadece metinler değil çok güzel görseller de bizi karşılıyor. İkisi arasında harika bir estetik bağ var ve bu çok güzel. Peki bu görsel dünyayı nasıl kurguluyorsunuz? Görselleri seçerken metnin hangi duygusunu ön plana çıkarmaya dikkat ediyorsunuz?
Bloğumun içerikleri kadar görünümüne de önem veriyorum. Güzellik ve estetik, gerçek hayatta da dikkat ettiğim ve değer verdiğim şeyler; sanırım bu yaklaşım doğal olarak bloğuma da yansıyor. Ben yazıyı tek başına bir metin olarak görmüyorum. Onu bir atmosferin parçası gibi düşünüyorum.
Bir yazıyı hazırlarken önce metnin ruhunu anlamaya çalışıyorum. Hüzünlü mü, karanlık mı, melankolik mi? Yoksa daha dingin, nostaljik ya da umutlu mu? Görselleri seçerken metnin söylediğini tekrar etmekten çok, hissettirdiğini güçlendirmeye dikkat ediyorum.
Bazen bir renk tonu, bazen ışığın yumuşaklığı, bazen de bir figürün yalnızlığı metnin altındaki duyguyu tamamlıyor bana göre. Benim için yazı ve görsel ayrı şeyler değil. Birlikte bir sahne kuruyorlar. Okuyucu sadece okumuyor; o dünyanın içine girsin istiyorum. Eğer metin bir fısıltıysa, görsel de onun yankısı oluyor. :)
Gezi yazılarınıza baktım ve çok hoşuma gitti. Sizin için gezmek sadece yeni yerler görmek mi? Yoksa hikaye toplamak mı?
Gezdiğiniz yerlerin yazısını yazarken hislerinizi tekrar yaşıyor gibisiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ettim.
Gezi anılarım benim için gerçekten çok önemli. Yeni yerler keşfetmeyi seviyorum ama benim için gezmek sadece görmek değil; hissetmek ve biriktirmek demek. Özellikle nehirler ve antik kentler… Onlarda beni çeken başka bir şey var. Belki zamana tanıklık etmeleri, belki de sessizlikleri. Oralarda yürürken sadece bulunduğum anı değil, geçmişi de düşünmeye başlıyorum. Mistik havası beni çekiyor.
Bir yeri sevdiğim bir insanla deneyimlemek de o anı daha anlamlı kılıyor. Çünkü mekan sadece taşlardan, sudan ya da manzaradan ibaret olmuyor; paylaşılan duygularla hafızaya kazınıyor.
Asıl ilginç kısım ise dönüşte başlıyor benim için. Fotoğrafları düzenlerken ve yazıyı hazırlarken o anı yeniden yaşıyorum ama bu sefer daha sakin, daha düşünceli bir yerden. Oradayken gözlem başka; döndükten sonra hatırlamak ve anlamlandırmak başka. İlkinde daha çok duyular devrede, ikincisinde ise iç ses. Yazarken bazen o anın içindeki küçük detayları daha net fark ediyorum.
Sanırım benim için gezmek hem hikaye toplamak hem de o hikayeleri içimde yeniden kurmak demek. Yazmak da o ikinci yolculuk oluyor.
Şiirleri çok sevdiğinizi görüyorum. Yaptığınız şiir çevirileri var. Şiire olan ilginiz nasıl başladı? Şiir okumak size ne hissettiriyor? Biraz bahsedebilir misiniz bize?
İtiraf etmeliyim ki şiir, edebiyatın en baştan beri beni en az çeken alanı. Uzun süre roman ve anlatı türleriyle daha güçlü bir bağ kurdum. Şiir bana çoğu zaman fazla kapalı ve mesafeli geldi.
Fakat zamanla bazı şairler bu mesafeyi kırdı. Özellikle Edgar Allan Poe ile tanışmam bir dönüm noktası oldu. Onun şiirlerindeki karanlık atmosfer, ritim ve melankoli beni etkiledi. Şiirin sadece soyut bir duygu yoğunluğu değil, aynı zamanda güçlü bir estetik kurgu ve ses dünyası olduğunu fark ettim.
Şiir çevirisi yaparken ise bambaşka bir deneyim yaşıyorum. Çünkü şiiri çevirmek sadece anlamı aktarmak değil; ritmi, tonu ve hissi de taşımaya çalışmak demek. Bu da metinle çok daha derin bir ilişki kurmamı sağlıyor.
Şiir okumak bana genelde yoğun ve kısa bir çarpılma hissi veriyor. Roman gibi uzun soluklu değil; daha ani, daha keskin. Bazen tek bir dize, uzun bir paragrafın bırakamayacağı bir iz bırakabiliyor. Belki de şiire mesafeli oluşum, onu daha seçici ama daha dikkatli okumama neden oldu. Sanırım şiirle ilişkim büyük bir tutku değil; ama karşılıklı bir saygı. Ve bazen o mesafede bile güçlü bir bağ kurulabiliyor. :)
Fotoğraf çekmeyi seviyorsunuz ve çok güzel fotoğraflarınız var. Çekimler için kullandığınız özel bir teknik ve
ekipman var mı? Yoksa sizin için önemli olan o andaki duyguyu yakalamak mı?
Uzun yıllar boyunca fotoğraflarımı sadece elimdeki Android telefonla çektim. Geçen seneye, yani 2025’e kadar aslında profesyonel bir ekipmanım hiç olmadı. Ama bu durum beni durdurmadı; çünkü benim için fotoğraf önce görme biçimiyle ilgiliydi, ekipmanla değil.
2025’te ise sonunda hayalimdeki fotoğraf makinesini alabildim. Ondan sonra tabi ışıkla, alan derinliğiyle ve kompozisyonla vs. daha bilinçli oynamaya başladım. Ama hala benim için en önemli şey teknik mükemmeliyet değil; o anın hissi. Işığın bir yüzeye düşüşü, bir gölgenin yalnızlığı, bir manzaranın sessizliği… Eğer o duyguyu yakalayabiliyorsam, fotoğraf benim için tamamlanmış oluyor.
Teknik elbette önemli; fakat teknik sadece aracıdır bence.
Bloğunuzdaki düşünceler kategorisi ayrıca hoşuma gitti. Özellikle 'Sonsuzlukta Biz' yazısı çok güzeldi. Bu yazıları yazarken etkilendiğiniz bir şey var mı?
Düşünce yazılarım genelde belirli bir kaynaktan değil, içimde biriken sorulardan doğuyor. Bazen okuduğum bir cümle, bazen izlediğim bir sahne ya da gündelik hayatta karşılaştığım küçük bir an zihnimde büyüyüp başka bir yere evriliyor. “Sonsuzlukta Biz” gibi yazılar ise daha çok varoluş, zaman ve insanın evrendeki yeri üzerine düşündüğüm anlarda ortaya çıkıyor. Yazarken dış dünyadan çok iç sesimi dinliyorum; sanırım o yüzden bu yazılar biraz daha kişisel ve yoğun oluyor.
En sevdiğiniz yazar ve kitap? Ne tür kitaplar okursunuz?
En sevdiğim yazarlardan biri yerli edebiyatta Ahmet Ümit, yabancı edebiyatta ise Jean-Christophe Grange. İkisinin de karanlık atmosfer kurma biçimini ve polisiye kurgudaki psikolojik derinliği çok etkileyici buluyorum. Genel olarak polisiye ve korku türlerini seviyorum; gerilim, gizem ve insan zihninin karanlık tarafını irdeleyen hikayeler beni daha çok içine çekiyor. Suçun arkasındaki motivasyonu, karakterlerin kırılma anlarını ve gerilimle örülmüş anlatıları okumaktan keyif alıyorum.
Film izlemeyi seviyorsunuz. Özellikle hangi tür filmleri izlemekten keyif alıyorsunuz?
Film zevkim kitap tercihlerimle aynı. En çok suç, polisiye ve korku türlerini izlemeyi seviyorum. Psikolojik gerilimler, karanlık atmosferli yapımlar ve izlerken zihni diri tutan hikayeler beni daha çok etkiliyor. Özellikle karakterlerin iç dünyasına inen, suçun sadece “ne” olduğunu değil “neden”ini de sorgulayan filmler ilgimi çekiyor. Korku türünde ise yüzeysel ürkütücülükten ziyade, atmosferle ve gerilimle ilerleyen yapımları tercih ediyorum.
En sevdiğiniz şarkı, film hangisi?
En sevdiğim şarkıyı seçmek gerçekten zor; ruh halime göre değişiyor. Ama son zamanlarda en çok Nightwish’ten Bless the Child ve Akira Yamaoka’nın Broken Eclipse parçasını dinliyorum. İkisinde de güçlü bir atmosfer ve duygusal yoğunluk var.
Film tarafında ise oyunlarla kurduğum bağ kadar güçlü bir bağım yok. Oyun dünyasına daha fazla zaman ayırıyorum. Yine de klasik ve genel olarak The Lord of the Rings evrenini söyleyebilirim. Fantastik dünyalar, mitolojik altyapılar ve epik anlatılar beni her zaman etkiliyor. Aksiyon ya da polisiye türünde henüz beni derinden sarsan bir filmle karşılaşmadım; belki de beklentim biraz yüksek.
Hayatta en önem verdiğiniz şey nedir? En çok keyif alarak yaptığınız şey nedir?
Bu soruya tek bir cevap vermek benim için zor; çünkü kendimi tek bir şeyle tanımlayamıyorum. Ailem, hayatımdaki özel insan, hayvanlar, doğa… Hepsi benim için ayrı ayrı çok kıymetli. Sanırım en çok değer verdiğim şey; gerçek bağlar kurabilmek. Samimiyet ve içtenlik.
En çok keyif aldığım anlara gelince… Güzel müzikler eşliğinde, iyi insanlarla bir araya gelip uzun uzun sohbet etmek diyebilirim. Hafif bir şarap eşliğinde, belki bir kamp alanında ya da doğanın içinde… O anlarda zaman biraz yavaşlıyor gibi hissediyorum. Gürültü azalıyor, sadece sohbet, müzik ve o anın huzuru kalıyor. Aslında hayatta en çok önemsediğim şey tam olarak bu olabilir: Paylaşılan, sade ama gerçek anlar.
Sabahları nasıl uyanırsınız? Sinirli misiniz, sakin misiniz?
Sabahları ilk 1 saat biraz sessiz ve mesafeliyim diyebilirim. İlk kahvemi -ve bazen hemen ardından gelen ikinci kahvemi- içene kadar bana çok dokunulmaması en sağlıklısı olur:) O kahve benim “sistemi başlatma” ritüelim gibidir :)
Kahvemden sonra ise daha sakin, daha dengeli bir moddayım. Güne yavaş başlamayı seviyorum; ani konuşmalar, yüksek sesler ya da acele sabah enerjisi bana pek göre değil. Önce kahve, sonra dünya.
En sevdiğiniz film repliği ve kitap alıntısını sormak istiyorum.
En sevdiğim alıntılardan biri Yaşar Kemal’e ait. Dili oldukça sert ve sarsıcı; hatta ilk okunduğunda kaba bulunabilecek bir metin. Ancak beni etkileyen tam da o sertlik. Çünkü insanın doğayla kurduğu hoyrat ilişkiyi, kibirli tarafını ve kendi yıkıcılığını çok çıplak bir şekilde ortaya koyuyor.
Bu alıntı aslında insanlara karşı bir nefret değil; daha çok insanın kendi potansiyelini ve içinde bulunduğu dünyanın mucizelerini görmezden gelişine dair bir eleştiri. Doğanın, yaşamın ve varoluşun değerini fark edemeyişimize duyulan bir sitem gibi hissediyorum. Sert ama dürüst bir yüzleşme.
"...insanlar, kendilerini yaratıkların en akıllısı sanıyorlar, bu yaratıkların en acınası yaratığı, yaratıklar içinde kendinin en ahmak yaratık olduğunu bilmeyecek kadar en ahmak, kendi canına, tekmil yaratıkların canına kıyan bu yaratıkların en kötüsü yaratık, yaşadığı şu yeryüzünün bir cennet olduğunu bilmeyecek kadar enayi, yediğinin içtiğinin, doğan güneşin, akan suyun, esen yelin, uçan bulutun, yağan yağmurun, açan çiçeğin, büyüyüp gelişen meyvenin, tomurcuğun, yer altında çabalayan tohumun, uçan kuşun, petekteki arının, sayısız, milyarlarca, milyarlarca ışılayan rengin bir tansık olduğunu bilmeyecek kadar eşşek, hem de eşşoğlu eşşek."
Yaşar Kemal - Fırat Suyu Kan Ağlıyor Baksana
Film repliği ise Blade Runner'dan diyebilirim:
“Her şey zamanın içinde kaybolacak, yağmurdaki gözyaşları gibi.”
Bu cümle, insanın en büyük kırılganlığını hatırlatıyor: Geçicilik. Ne yaşarsak yaşayalım, ne kadar yoğun hissedersek hissedelim, zaman hepsini sessizce silip götürüyor. Yağmurun içinde kaybolan bir gözyaşı gibi; var ama görünmez, gerçek ama tutunulamaz. Bu replik bana hem hüzün hem de garip bir huzur veriyor. Çünkü anların geçici olması, onları değersiz değil; tam tersine çok daha kıymetli olduğunu gösteriyor.
Kendinizi birkaç kelimeyle tanımlar mısınız?
Sorgulayan, estetik kaygısı olan, melankolik, umutlu, doğaya ve gerçek bağlara değer veren, karanlığı da ışığı da kabul eden...
Hayatı her yönüyle kucaklıyor gibisiniz. Pozitif bir etki hissettim gördüğüm kadarıyla.
Hayata dair düşüncelerinizi genel olarak öğrenmek isteriz.
Aslında önceki cevaplarımdan belki tam tersi bir izlenim de çıkabilir; uzun süre daha melankolik ve pesimist bir bakış açısına sahiptim. Özellikle yaklaşık bir yıl öncesine kadar dünyayı daha karanlık bir yerden yorumladığımı söyleyebilirim. Çok değiştim mi? Belki tamamen değil. Ama bakış açımı bilinçli olarak dönüştürmeye çalışıyorum.
Hayatın zor olduğu bir gerçek. Bunu inkar etmek yerine kabul edip, yine de içinden anlamlı anlar çıkarabilmek gerektiğine inanıyorum. Benim için mesele, hayatı kusursuz görmek değil; zorluklarına rağmen tadını alabilmek. Küçük mutlulukları fark edebilmek. Güzel bir müzikte, bir sohbette, doğanın içinde geçirilen bir anda durabilmek.
Sanırım hayat amacım büyük ideallerden çok, yaşadığım anı gerçekten yaşayabilmek. Eksikleriyle, kırılganlığıyla ama farkında olarak.
Hangisini diğerine tercih ederdiniz?
'' Ama'' kelimesiyle başlayan cümleleri mi? ''Keşke yapmasaydım'' kelimesiyle başlayan cümleleri mi?
“Ama…”
Keşkelerim yok mu? Elbette var. Dönüp baktığımda farklı davranabileceğimi düşündüğüm anlar da var. Ama o “keşke”lerin her biri bugün olduğum kişiyi inşa etti. Bu yüzden geçmişimi silmek ya da değiştirmek istemem.
“Ama” kelimesi benim için bir devam etme hali gibi. Bir cümleyi bitirmek değil, sürdürmek. “Zordu ama geçti.” “Kırıldım ama öğrendim.” “Düştüm ama kalktım.”
Sanırım ben hatalarımla, seçimlerimle, tüm iniş çıkışlarımla bir bütünüm. Ve o bütünlüğü değiştirmek istemiyorum.
Marka olsaydınız sloganınız ne olurdu?
Bu zor bir soruydu, çok düşünmem gerekti. :) Sanırım böyle bir şey olurdu:
Karanlığı anlamayan ışığı da anlayamaz.
Son olarak hayat mottonuz olan bir söz bırakabilir misiniz?
Benim için hayat mottosu diyebileceğim söz, Rihanna’nın Run This Town şarkısında geçen bir kısım:
“Hayat bir oyun ama adil değil, kuralları yıkıyorum öyleyse umurumda değil.”
Bu sözle ilk karşılaştığım andan beri beni etkiliyor. Çünkü hayatın gerçekten adil olmadığını hiçbirimiz inkar edemeyiz. Herkes aynı şartlarda başlamıyor, herkes aynı imkanlara sahip değil.
Eğer oyun adil değilse, kendi alanımı kendim kurarım. Kendi kurallarımı koyarım. Başkasının çizdiği sınırların içinde sıkışmak yerine, o sınırları sorgularım.
Benim için bu motto; başkalarına zarar vermek değil, kendi hayatımın sorumluluğunu almak demek. Şartlar mükemmel olmasa bile, durup şikayet etmek yerine hareket etmeyi seçmek demek.
Belki de en basit haliyle şunu söyleyebilirim: Hayat zor olabilir ama ben de kolay vazgeçen biri değilim.
Biz sizinle röportaj yaptığımız için çok mutlu olduk.
Değerli vaktinizi ayırıp sorularımızı içtenlikle cevapladığınız için çok teşekkür ederiz.
Umarım keyifle okumuşsunuzdur, tatlı bir müzikle hoşça kalın diyoruz😊
| We G o o g l e | We Blogger |
Ece Gamze
|
⠀Yazar Hakkında: |
| ⠀Neşeli, pozitif ve enerjik biriyim. Kitapsız ve filmsiz bir hayat düşünemiyorum. Gülümseme ve iletişim hayatta en önem verdiğim şeyler:) |



0 Yorum Yapılmış
:)
;)
:D
:(
=(
:@
:X
:O
:P
:F
:Y
:A
<3
:Ç
:T
:H